Kayıtlar

2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yaşamak

“Bana bilmediğim bir şeylerden bahset.” Kafasını kaldırdı, yüzüne baktı ilk, konuşmaya başlar gibi oldu, kelimeler ağzına dayanmıştı, kelimeler dışarı çıkmadan geri gönderdi onları. Ne de olsa sahibiydi onların, kendine ait bir şeyleri vardı, onları paylaşmak istemiyordu kimseyle. Bu dünyada sahip olduğu tek şey kelimeleriydi. Oturduğu koltuğun yanında sehpanın üstünde bulunan bir bardak suyu eline alıp yarısına kadar içti, tekrar geriye yerine koydu. Tekrardan konuşmaya yeltendi, bu sefer o çok önem verdiği sözcükleri ağzından çıkacak gibiydi. Bir anda durdu, gülümser gibi oldu. Yeniden vazgeçmiş gibiydi. Ayağa kalktı. Oturduğu koltuğun tam karşısındaki duvara dayalı kitaplığa doğru yürümeye başladı. En üst rafta bulunan ansiklopedileri es geçti, bir alt rafa baktı, aradığını bulamamış gibiydi. Bakmaya devam etti. Aramaktan vazgeçip kitaplığın yanında bulunan masanın önüne geldi. Ve masanın önündeki sandalyeye oturdu bu kez. Bu sırada soruyu soran arkadaşı gözlerini bir an kırpma...

Ölmek

Gözlerini açtı. Çevresindeki kalabalık onun gözlerini açtığını fark edince hep birlikte ona yöneldiler. Hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. Ne söyleniyordu, kimin ne derdi vardı belli değildi. Tek belli olan gözlerini açan adama karşı nefretleri, sevgileri, söylemek istedikleri vardı. Adam kalabalığa yüzünü çevirdi. Hiçbir şey söylemedi. Sustu uzun bir süre. Herkesi teker teker süzmeye başladı. Kimin gözüne baksa o kişi susuyordu. Ve sonunda herkes susmustu. Şimdi herkes teker teker konuşmaya başladı. Bir tanesi başladı: -Bana hep üstten baktın ve ezdin beni. Senin yüzünden öldüm. Ufacık halimi hiç umursamadın. Tek umursadığın şey kendindi. Baska biri girdi araya: -Çocuk gibisin, yaptığın her hareket, her tepki çocukça. Ne yaptığını hiçbir zaman bilemedin. Bi başkası: -Benden hep korktun. Gördüğün zaman yolunu çevirdin. İçindeki hisleri en başından beri biliyordum. Kaçamadın benden sonunda. Başka biri: -Sana senin istediğin gibi davranamadım. Hayatının belki de en büyük so...

Doğmak

Kaybetmek, kazanmak, unutmak, hatırlamak, vazgeçmek, sahip olmak, değersiz olmak, değerli hissetmek; Hayır, hayır, hiçbiri, hiçbiri değil. Hiçbiriyle alakası yok yaşananların. Yelken açtım umursamazlığa yine, dünyayı bıraktığım anlara döndüm tekrardan. Neden, neden? Sorgulamak mı çözüm, yazmak mı konuşmak mı; dökmek mi ortalığa bütün pislikleri? Arkana bakmamak mı, döktüğün pisliklerle yüzmek mi ya da yok yok, ama dedim ya döndüm umursamazlığa. Farklı olmak. Nedir ölçütün? İstediğimiz kadar çabalayalım, ikiyüzlüyüz, çabalama sürecimiz bile öyle. Kendimizi kandırmaktan başka bir sonuç yok ortada, olmayacak. Ve en sonunda, yapmak zorunda olduğumuz kadere mahkûm olacağız. Çünkü ilk sözcüklerin hiçbiri sonucumuz değil. Beş tane irili ufaklı çiçekler, hepsi sana bir şey ifade ediyor; biri ayaklarından çıkan çaresizliğin kokusu, ikisi yalnızlığının sorgulayıcıları, ikisi de umudun. Senin ağzına sıçan, her dakika yara almana sebep olan bu iki çiçek. Sırada kapın var. Bu tek, sa...

Şehir Uğultuları

Aktaracak bir hikayem, tasarladığım bir cümlem yok. Bir şeyler yazma ihtiyacı duyduğum bir andayım ve yazmaya başladım. Hayatımın önemli bir parçasının şehir uğultuları olduğunu fark ettim. Bu akustik, hayatımdan çekiliverdi birkaç gündür. İlginç bir yerde yaşıyorum. Sakin, sessiz bir yer. Normal şartlarda bu sakinlik benim tercih edeceğim bir şeyken, bunu görsel olarak hiçbir şeyin desteklemiyor olması, sakinliği son derece sinir bozucu yapıyor. Yumruk boyunda kablolar, molozlar, çarpık çatılar, inanılmaz kokular içerisindeyim ve bir tek korna sesi gelmemesi, beni tüm bu çirkinliğin içinde kaybolmuş hissettiriyor.  Yapay sesler yaratmaya çalışıyorum ama arkasında kendi ritminde, o kaosun yarattığı nefis ahenkle gelen uğultu olmayınca, tüm bu eklenti sesler yavan kalıyor.  İlginçtir, bulunduğum yerden biraz aşağı yürürsem ülkenin en korkunç gettolarına, biraz yukarı yürürsem en elitist kitlesine ulaşıyorum. Bu ülkede düşünsel olarak bulunduğum yer, yaşadığım yere d...

Kapıdaki Kurt

Yemyeşil, puslu bir vadinin ortasında, gri tüyleri, soğuk mavi gözleriyle, sisin içinde dumanları yara yara hedefine doğru yürüyen bir kurt. Bir gece yarısı... Ağzını açıp, sapsarı dişlerini bulutları parça parça aydınlatan aya doğru istemsizce uzatıyor. Ardından, hiç vakit kaybetmeksizin yoluna devam ediyor. Yolun sonunda, etrafı koca surlarla çevrilmiş daracık bir baraka onu karşılıyor. Öyle ki kurt, barakayı bir keresinde, surların kurulduğu dağın yamacındaki bir tepeden uzun uzun izlemişti. Körpe bir köpek, barakanın önünde uzanmış yatıyordu. Barakanın içinden kirli kumral saçları, kırış kırış yüzü ve koca elmacık kemiklerinin üzerinde bir nokta gibi görünen gözleriyle yaşlı bir kadın çıkmıştı. Ağır adımlarla samanlık bir alana doğru yönelmiş, körpe köpek de sanki sahibiyle birlikte çökmüş gibi sürüne sürüne onu takip etmişti. Kadın, boynuna altından bir demir bağlı ineği, samanlık alanın arkasından koca halatıyla sürükledi. İneği bir köşeye çekti, ve öte taraftaki çürümüş tabure...

Geçmiş Geçmemiş

Başlamadan önce şunu belirteyim, burada geçmişim yer alacak. Aslında geçmiş derken; bir insan bir şeye geçmiş diyorsa bence o geçmemiştir, geçmiş bir şeyi hatırlamazsın, geçmiştir o, yok olmuştur, umurunda olmayan bi kitabın sikik bi sayfasında yer almaktadır. Bir daha açmayacaksındır o sayfayı. Yani demek istediğim geçmiş dediğimiz olay ikiye ayrılır; her an beyninizin bir tarafından fışkırarak gülümsemenize ya da bir ah çekmenize neden olacak bir anı ve az önce bahsettiğim tozlu sayfaların arasına girmiş, aklınıza bir daha hiçbir zaman gelmeyecek yaşanmışlıklar. Ben ilk geçmişten bahsedeceğim haliyle. Aklıma gelenlerle: Geçen Eray’la depresyon olayı üzerinde aynı noktaya vardık. Çocukken Göksel’in “Depresyondayım” şarkısından nefret ederdim. Depresyonun nasıl bir şey olabileceğini beynim kavrayamazdı. Saçma sapan bir şeydi benim için, depresyonda olduğunu söyleyen insanların hiçbirine inanmazdım. Depresyon diye bir şeyin olduğuna inanmıyordum kısacası. Ta ki yaşayana dek. Depres...

Sayıklamalar

Sabaha karşı bir devir teslim töreni daha. Gece, mesaisini bitirip, gündüze yerini teslim etmeye başlıyordu. Burası İstanbul; milyonlarca kişi uyanmak üzere. Dolmabahçenin ufak tepelerinden birinde ise o geceye eşlik etmiş üç adam, yataklarında uyuma eşiğinde kıvranmaktaydılar. Aralarında irice bir tanesi, uyuyacağını söyledi ancak arkadaşlarından biri onu ayakta kalmaya ikna etti. Diğeri ise yatağında doğrulmuş, yeni bir sigara daha yakıyordu. O andan itibaren  gerçekten konuşmaya başladılar her nasılsa. Size, konuşmalarını aktarmakla yetineceğim. Kimin konuştuğunu bilmeniz son derece gereksiz. Ancak belki anlarsınız. Ben hasta bir adamım. İçi öfkeyle dolu, çekilmez bir adamım ben. Sizde Dostoyevski’yi, Yeraltından Notları okuyunca kendinizi buldunuz mu? Tabi ki, zaten herkes buluyor kendini o kitapta. İnsanlığın el kitabı diyor bazıları. Çok bilmiş budalalar. Onlar, biz ve Dostoyevski; hepimiz kendimizi kandırıyoruz aslında. Sürekli kaybeden, yol alamayan, eğlenemeyen hasta a...