Geçmiş Geçmemiş
Başlamadan önce şunu belirteyim, burada geçmişim yer alacak.
Aslında geçmiş derken; bir insan bir şeye geçmiş diyorsa bence o geçmemiştir,
geçmiş bir şeyi hatırlamazsın, geçmiştir o, yok olmuştur, umurunda olmayan bi
kitabın sikik bi sayfasında yer almaktadır. Bir daha açmayacaksındır o sayfayı.
Yani demek istediğim geçmiş dediğimiz olay ikiye ayrılır; her an beyninizin bir
tarafından fışkırarak gülümsemenize ya da bir ah çekmenize neden olacak bir anı
ve az önce bahsettiğim tozlu sayfaların arasına girmiş, aklınıza bir daha
hiçbir zaman gelmeyecek yaşanmışlıklar. Ben ilk geçmişten bahsedeceğim haliyle.
Aklıma gelenlerle:
Geçen Eray’la depresyon olayı üzerinde aynı noktaya vardık.
Çocukken Göksel’in “Depresyondayım” şarkısından nefret ederdim. Depresyonun
nasıl bir şey olabileceğini beynim kavrayamazdı. Saçma sapan bir şeydi benim
için, depresyonda olduğunu söyleyen insanların hiçbirine inanmazdım. Depresyon
diye bir şeyin olduğuna inanmıyordum kısacası. Ta ki yaşayana dek. Depresyon sizi
büyüyünce yakalıyor. Anlıyorsunuz nasıl bir şey olduğunu.
Burada küçük küçük şeylerden bahsetmek istiyorum, o küçük
küçük şeyler beynime öyle bir kazınmış ki çıkmıyorlar. Dışa vurum ihtiyacı
mıdır bunları yazma nedenim bilmiyorum. Yazıyorum işte. Mesela; ortaokulda öğle
aralarında eve gelip Cine 5’te Cedric izlemem, dünyanın en keyifli, en sorunsuz
işiydi benim için. Hemen ardından Ntvspor’u açıp Tracy McGrady ne yapmış, kaç
sayı atmış, Houston galibiyet serisine devam etmiş mi, bunları öğrenirdim. Neden
olacak; öğleden sonra okuldaki en önemli muhabbet konusu bu olacaktı çünkü,
hazırlıklı olmalıydım. Gerçi T-mac’i de izlemek ayrı bir keyifti.
Bu sefer mangal yapıyoruz. Ben, Eray, Mehmet, Fay.
Hayatımıza o kadar mangal içeren günler girdi. Ama hiçbiri bu mangal kadar özel
değildi. Fay’ın önerisiyle Çenedağ’a gitmiştik. Mangalımızı yaptık, yemeği
yedik derken, bütün her şeyi toparlayıp ormanın içerisinde yürümeye başladık.
Saatlerce yürüdük, başka piknik alanlarına denk geldik. Geçtik onları, yürümeye
devam ettik. Bob Dylan çalıyor fonda, Mr. Tambourine Man hala kulaklarımda. Bir
tepe çıktı karşımıza. Tepenin zirvesine çıktık. Zirvede bir şahin araba vardı.
İçinde de bir adam ve kadın. Hiç rahatsız etmeyelim dedik, çok durmadan tekrar
aşağı indik. Yine yürümeye başladık. Bu sefer yaşlı bir adam çıktı karşımıza.
Adam yürüyerek Umuttepe’ye gidiyordu. Düşünün Derince Çenedağı’nın oralardayız.
Adam yürüyerek Umuttepe’ye gidiyor. Sonra o amca ile de yollarımız ayrıldı.
Yine yürüyorduk, telli bir yerden geçmek zorundaydık, haliyle Eray arkadaşımız
kilosu sebebiyle geçerken tellere takıldı ve bazı yerleri kanamaya başladı. Bu
sorunu da aştık, yürümeye devam ediyoruz, kaç saat oldu bilmiyorum. Sonra
aklımıza otostop çekmek geldi, yorulmuştuk çünkü. Yarım saat kadar hem yürüyüp
hem otostop çektik. Yarım saat sonunda bir araba durdu ve bizi Derince Merkez’e
bıraktı.
Akçay’dayız. Ben, Eray, Ahmet. İlk kez 3 arkadaş birlikte
tatil yapıyoruz. Gece 11 oldu. Dışarı çıkmaya karar verdik. Çarşıda orada
burada gezdikten sonra, plajda şezlonglara oturduk. Akçay’ın favorisi Guns N’
Roses çalıyor, My Michelle, Nightrain, Mr. Brownstone ve It’s So Easy. Bu
şarkıları tüm gün 40-50 kez tekrar ederek dinlemişizdir. Neyse bu şarkıları
dinliyoruz yine, kendi kafamıza göre takılıyoruz. 4-5 kızlı bir grup yakınımıza oturdu. Bir
süre sonra bir tanesi geldi yanımıza benden çakmak istedi. Tabii bende yok.
Ahmet’ten istedim, istedim, istedim artık götümü yırttım. Takmadı. Müziğe
kendisini vermiş takılıyor. Kapattım müziği “Ahmetcim çakmağını verir misin?”.
Ahmet’in tepkisi yüzüme bakması ve hiçbir şey demeden müziği tekrar açıp kendi
kafasına göre takılmaya devam etmesi oldu. Sonra kızcağız çakmağı alamayacağını
anlayınca başka bir grubun yanına gitti ve o grupla bir anda kaynaşıp birlikte
plajdan ayrıldılar.
Saatler geçti. Şezlongların orada çalışan bir abimiz var.
Ahmet Kaya açtı bize. Dinliyoruz, biralar elimizde, keyifliyiz yine de. Derken
iki kişi geldi. Birisi sarhoş. Onlarla muhabbete girdik. Sarhoş olan bir şeyler
anlatıyor uzun uzun. Diğeri de elinde gitarı bir şeyler çalıyor. Sonra bir tane
daha adam geldi. Bu adam saat 2’den 6’ya kadar herhalde tüm hayatını
anlatmıştır bizlere. Gecenin sonlarına doğru plajdan ayrılıp yürümeye başladık.
Sarhoş kardeşimiz midyecinin orada durdu. Canı midye çekmişti. Midyecinin önü
de baya kalabalık. Bize uzun uzun hayatını anlatan adam da oradaki herkesi
tanıyor. Sohbet muhabbet koyu. Ardından midye yemeye başladık. Adamın
arabasındaki bütün midyeler bitti. Eray herhalde 20 tane yemiştir en az. Ama
işin güzeli 1 kuruş vermeden ayrıldık oradan. Midyelerin parasını kim verdi
hala bilmiyorum.
Fenerbahçe Maçı. Ben, Eray, Ahmet, Enes. Konuyu Fenerbahçe
Maçı olarak yazdım, ama anlatacaklarımla pek alakalı değil maç. Maçı bekliyoruz
stadın önünde. Migros girişinin orada. 1907 Fenerbahçeliler Derneği var. Tam
onun önündeyiz. Derneğin içinde bir tane adam yemek yiyor. Ahmet adamın
kolundaki dövmeye dikkat çekerek “Çok güzelmiş hocam” tepkisini belli etti
adama camın arkasından. Adam Ahmet’in tepkisine karşılık bizi içeriye çağırdı.
Oturttu masasına. Bi 70’lik rakı açtırdı. Ortaya mezeler falan, köfte, kebap
ister misiniz dedi. Biz utandık tabii isteyemedik. Ama rakıdan ve mezelerden
gömdük biraz. Adam sarhoş, ulan diyoruz ya ben bunları tanımıyorum diyip hesabı
ödemeden kalkıp giderse ne yaparız? Maç yaklaştı adam ayağa kalktı, tabii
yürüyemeyecek halde. Çıkardı cebinden baya kalın bi para destesi, ödedi hesabı.
Çıktık oradan sonra. He bir de Derneğin başında En Son Babalar Duyar’daki Baba
vardı, kendisiyle de tanışıp fotoğraf çektirdik.
Daha böyle anılarım, geçmeyen geçmişlerim var. Akla kazınan,
hiç çıkmayan, tarif edemediğim, anlatamadığım birçok görüntü var beynimde,
anlık bunların hepsi. Anlatılmaz, beynimin içine girip o görüntüyle baş başa
kalmanız gerekir.
Keşke her şey böyle kalsaydı. Saf, tamamıyla düşünmeden,
doğaçlama yaşadığımız günlerde kalsaydık, o yıllara sıkışsaydık keşke. Keşke.
Yorumlar
Yorum Gönder