Sayıklamalar

Sabaha karşı bir devir teslim töreni daha. Gece, mesaisini bitirip, gündüze yerini teslim etmeye başlıyordu. Burası İstanbul; milyonlarca kişi uyanmak üzere. Dolmabahçenin ufak tepelerinden birinde ise o geceye eşlik etmiş üç adam, yataklarında uyuma eşiğinde kıvranmaktaydılar. Aralarında irice bir tanesi, uyuyacağını söyledi ancak arkadaşlarından biri onu ayakta kalmaya ikna etti. Diğeri ise yatağında doğrulmuş, yeni bir sigara daha yakıyordu. O andan itibaren  gerçekten konuşmaya başladılar her nasılsa. Size, konuşmalarını aktarmakla yetineceğim. Kimin konuştuğunu bilmeniz son derece gereksiz. Ancak belki anlarsınız.

Ben hasta bir adamım. İçi öfkeyle dolu, çekilmez bir adamım ben. Sizde Dostoyevski’yi, Yeraltından Notları okuyunca kendinizi buldunuz mu? Tabi ki, zaten herkes buluyor kendini o kitapta. İnsanlığın el kitabı diyor bazıları. Çok bilmiş budalalar. Onlar, biz ve Dostoyevski; hepimiz kendimizi kandırıyoruz aslında. Sürekli kaybeden, yol alamayan, eğlenemeyen hasta adamlarız. İçimiz kıskançlık dolu. Herkesi aşağılıyoruz. Kimseyi beğenmeyiz; dahası hepsini aptal yerine koyarız. En boktanı da, gerçekten aptallardır da aslında. Bu soru aklımı yiyor. Beni çekilmez, katlanılamaz buldular.

Kim onlar? Ne kadar önemi var ki? Eğer hissettiğimiz gibi davranmasaydık, daha mı iyi olacaktık? Neden bu yalanlara katlanmamızı bekliyorlar diye onlara değil de kendine, bize kızıyorsun. Emin ol senin yalnızlığından daha vahim bir teklik içindeler. Çünkü ne inandıkları bir doğru var, ne de prestijlerinden daha önemli bir olgu var. Sırf laf, değişir.

Bilmiyorsun. Böyle yaşayamıyorum. Bu konuştukları ne kadar değersiz. Halbuki ne kadar kof şeyler hepsi. Fotoğrafları bile yalan, görüyorum. İzliyorum. Haklısın. Ama ya bizim gibi bunlara karşı gelerek kendini her gece bir odada beynini yerken bulmak, daha mı iyi? Belki farkındadırlar bütün bu hareketlerin bir tiyatrodan ibaret olduğunu. Belki mutlu olabilmek için bu oyuna ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlardır. Ve haklıdırlar belki. Nasıl yok saydık, az çok pişmanım. Bu da bir itiraftı.

Sen de değişiyorsun. Tıpkı onlar gibi. Yalnızca farklı yöne doğru gidiyorsunuz. Eski insanların hepsi benim için birer dekormuş aslında. Eski halleriyle tabi. Bir atmosferin parçası hepsi. Görünce tiksindiğim insanlar vardı hayatımda. Onlar da benden haz etmezlerdi. Sataşırlardı, kavga ederdik. O zamanlar, hayatımda hiçbir rolleri olmadığını düşünürdüm. Hep bu insanlardan kurtulmayı planladım. Seneye olacak, buradan ayrılacaktım. Onlar yok olacaktı. Yok olmadılar. Hele sevdiklerim, benden uzak kalmış olanları bile öyle yakınımda ki. Uyandığında gözünün önüne gelen ilk görüntünün aynı olması nasıl bir şey bilir misin?

Görüntüler yok olmuyor. O insanların şuanki hallerinin içine tüküreyim! Ama eski, benim arkadaşım olan halleri? Öyle ya, ben de fotoğraflara bakıyorum. Eskiden yakın olduğum bir arkadaşıma, sürekli eski fotoğraflarımızı gönderirdim. O da bana çok çirkinim diyip dururdu. Hiç anlamadı beni.

Zaten bizi hiç anlamadılar. Bizi kendi içimize sürükleyip, yok olmamızı bekliyorlar. Kendi dünyaları, bu süsler, bu eğreti önemlilikler. Pahalı kahveler, çaylar. İnanılmaz yalanlar. Böyle bir hayat nasıl yaşanabilir? Bu sayıklamalar, yalnız bizde mi var? İnsan sayıklamadan nasıl yaşayabilir? Ya ben size bunları anlatmasam? Nasıl içimde bunu zamanla eritmemi beklediler? O kadar çok şekil değiştiriyorlar ki, beni de, siz ikinizi de öyle sanıyorlar. Zamanla hislerimizi, sayıklamalarımızı yok edeceğiz sanıyorlar. Yenisi, bir yenisi daha.


Peki biz ne kadar anlatmayı denedik ki? Hep kaçtık, hep aptal bir gurura kapıldık. Naz yaptık. Peşinden koşmadık doğru bildiklerimizi. Değiştirebileceğimiz onlarca hayat vardı. Bir tanesi için bile çabalamadık. Benim açıkcası hiç umrumda değil ama sen öyle mi diyorsun? Onlardan olmak istiyorsun. Belki böyle olmaktan yoruldun. Belki ben de seni anlamayanlardanım bilemiyorum.

Ben hep kendimi anlatmayı denedim. Hiç söylediğin gibi kaçmadım. Ama ben bir Dostoyevski değilim. Dili çok iyi iş yapan adamlardan da olamadım. Böyle meziyetlerim yok ama o kadar büyük ki hissettiklerim. Anlatamıyorum, yazamıyorum. Anlatılanlar, anlatıldığı an basitleşiyor.

Neden hep edebi bir yolla hissetiklerini gizliden gizliye, ince ince anlatmayı deniyorsun? Belki bütün hata açık olmamaktan ibarettir. Belki bağırmalısın.

Saçmalıyorsun!

Üzülmeyin! Sadece onlara ayak uyduramadık diye üzülmeyin. Doğru zamanda, doğru yerde olmalıydık. Ama şimdi o sınırı çoktan geçtik. Ama bu hikayeye bir final yapmalıyız. Bu hikayenin finali ölümümüz olmamalı. Yüzleşmeliyiz. Kaçmamalıyız. Saatlerce ağlayabiliriz. Boğazlarınızın düğümlendiğini söylemiştiniz ya önceden. İşte tüm hayatımızı böyle yaşayabiliriz. Ama sadece onların oyunlarını oynamadık diye böyle olmamalı. Tek başına oynamaktan sıkıldığımız için ! Bu sadece bize ait bir şey olmamalı. Hikayemize bir final yapmalıyız. Yalnızca cesur olmalıyız. Hayat, değişemeyecek noktalara gelmeden, bu oyunu bir daha karşılıklı oynamak zorundayız. Sonra bir daha. Belki bir kez daha. Ta ki gerçek geri gelene kadar.

Yorumlar

Elalem Bunu Sevmiş

Hoşaf

Ölmek

Hepimiz Bir Beniz