Bizim Bulvarımız
Bir
Cumartesi akşamıydı. Okunuyordu yüzleri ışıkların ve yeşile döndüler. Ali,
arkadaşı Harun’u dürttü ve birlikte yolun karşısına geçmeye başladılar.
Harun biraz dalgındı. Konuşmuyordu ve tepkisizdi. Ali için şaşırılacak bir şey yoktu. Tanıdığı Harun zaten hiç konuşmazdı; susar Ali’yi dinlerdi. Ali sürekli sorunlardan bahseder ve bu sorunların Harun’u kendi sorunlarını anlatmaya itmesini umardı. Harun çoğu zaman bu umutları boşa çıkarırdı. O gece de öyleydi yine, Harun susuyor ve Ali ara ara anlatmaya başlıyordu. Harun yarım ağızla cevaplar veriyor, Ali ise her zamankinden farklı bir sıkıntı hissediyordu hem Harun’un yüzünde hem de kendi içinde.
Boş bir arazi ışıklardan sonra onları karşıladı. İnsanların otoparklaştırdığı bir yerdi burası. Geceleri karanlığın etkisiyle arazinin öbür ucu son derece tenha ve korkutucuydu. Harun ve Ali arazinin o kısmına uğramamayı tercih ederlerdi. Arazinin köşesinden dolaşıp ilerlemeye devam ettiler.
-
Ali arazinin ilerisindeki çeşmeden su içmeye karar verdi. Su saçılarak akıyordu, Ali avucuna suyu doldurup kana kana içti. Harun da Ali’nin ardından çeşmeye ağzını dayadı. Ali çevresini gözetliyordu. Harun doğruldu, Ali Harun’un ıslanan sakallarını çekti ona takılmak için. Harun’un Musa’ya söylediği o müthiş sözü* duyabilmek için hep böyle şakalaşırdı. Bir keresinde Musa’nın bu hikayesinden bahsetmişti ona. Harun, Harun’u taklit etmedi ve sözü söylemedi. Ali alçak bir sesle;
-Etrafımızda dünyalarca göz; bizi izliyorlar Harun, dedi.
Harun önemsemeyen bir tavırla,
-Biz de onları gözlüyoruz aynı zamanda, sorun yok, dedi.
Çeşmenin solundan her köşesini ezberledikleri bulvara girdiler. Bu bulvar onların bulvarıydı; günlerin bu bulvarda nasıl şekil aldığını biliyorlardı. Burada yürümek onlara yorgunluk veriyordu. Her gece yatağa girdiklerinde, yürüdükleri bulvarın ağırlığını hissediyorlardı. Ancak oradan kaçamazlardı. Evlerine varabilmek için oradan geçmeleri gerekiyordu.
-Burada Murat adında bir çocuk vardı Harun hatırlıyor musun? Eski püskü elbiseleriyle şu terzi dükkanının önünde otururdu sabahtan akşama kadar. Pek arkadaşı yoktu, ama ara ara mahallenin çocukları onu çevreler, Murat’la dalga geçerlerdi. Murat hiç ses etmezdi onlara. Muri derlerdi ona; adıyla dalga geçerlerdi. Murat en çok o zamanlar kendine hakim olamıyordu. Bir defasında köşedeki büfede denk geldim ona. Yere bakarak siparişini bekliyordu. Sana neden Muri diyorlar diye sorduğumda kafasını bana doğru çevirdi, cevap vermedi. Poşetini alıp gitti. Şimdi nerelerde o Murat? Uzun zaman oldu görmeyeli.
- Çocuğu tanımıyorum.
Ali kafasını Murat’ın terzi dükkanının önünden alamıyordu. Harun’un onu önemsememesi canını sıkmıştı. Çocuğu tanıdığını biliyordu, yalnızca üzerinde konuşmak istemiyordu.
Yürümeye devam ettiler. Ali bir çınar ağacının önündeki betona oturdu. Yorulduğunu ve biraz dinlenmek istediğini söyledi. Harun oturmadı, ayakta, ağacın çevresinde volta atıyordu. Bir yandan da Ali’ye eliyle kalkması yönünde işaret yaptı. Ali istemeyerek de olsa kalktı.
Yolun ilerisinde kapanmakta olan bir kıraathane gördüler. Ali oturup bir çay içmek, soluklanmak istedi. Harun eve gitmek istediğini söyledi. Ali zor bela onu ikna etti. Toplanmamış bir masa bulup oturdular. Birer çay konuldu önlerine.
-Bazen yoruluyorum Harun. Yürümekten değil aslında. Bazen ne yapmak istediğime karar veremiyorum. Bu yolu yüzlerce kez yürüdük, yarın yine yürümek istiyor muyum bilmiyorum. Bir şeytan var benim içimde, yapmak istemediğim bir şey var. Ancak o an gelince hakim olamıyorum kendime. Tekrarlıyorum. Ben kendimi de tekrarlıyorum. Sana bunları defalarca anlattım. Belki seni de sıktım, kendimi de. Kendimi dinlemekten yoruldum artık. Kendi dertlerimi komik duruma düşürdüm. Dertlerime de inancım kalmadı. Ben sadece geçmişimle zaman geçirmek istiyorum. Geçmişte olan her şey güzel zihnimde, en kötü anılar bile. Gülüyorum en vahim durumda kaldığım zamanlara şimdi. Ama gelecek öyle değil; korkutuyor beni.
-Bir taksi tutalım da bulvarı çabuk geçelim olur mu?
-Olur mu? Taksi kaç para yazar, olmaz. Şu kadar yolu yürüyemeyecek miyiz? O kadar mı acelen var? Hem sen beni dinlemiyor musun?
-Gitmem lazım Ali, sabahtan beri sokaklardayız; yorulduk. Bitir hadi çayını.
Ali yarım bardak çayı bir dikişte içti. Masaya bozukları bırakıp kalktılar.
Uzun bir süre hiç konuşmadan yürüdüler. Yollarının ayrılacakları yere geldiklerinde bir okul bahçesinden havlayan köpek ikisini de korkuttu. İrkildiler. Ardından vedalaşıp farklı yönlerde evlerine doğru yol aldılar.
--
Ertesi sabah Ali’yi annesi uzun pazar uykusundan erken uyandırdı. Ali’nin o sabahı hiç unutmamasını sağlayan haberi verdi. Harun dün gece uyurken ölmüştü. Annesi sabaha karşı, ağzından akan kanı görünce onu uyandırmaya çalışmış ama başaramamıştı.
*: Ta Ha 94'
Harun biraz dalgındı. Konuşmuyordu ve tepkisizdi. Ali için şaşırılacak bir şey yoktu. Tanıdığı Harun zaten hiç konuşmazdı; susar Ali’yi dinlerdi. Ali sürekli sorunlardan bahseder ve bu sorunların Harun’u kendi sorunlarını anlatmaya itmesini umardı. Harun çoğu zaman bu umutları boşa çıkarırdı. O gece de öyleydi yine, Harun susuyor ve Ali ara ara anlatmaya başlıyordu. Harun yarım ağızla cevaplar veriyor, Ali ise her zamankinden farklı bir sıkıntı hissediyordu hem Harun’un yüzünde hem de kendi içinde.
Boş bir arazi ışıklardan sonra onları karşıladı. İnsanların otoparklaştırdığı bir yerdi burası. Geceleri karanlığın etkisiyle arazinin öbür ucu son derece tenha ve korkutucuydu. Harun ve Ali arazinin o kısmına uğramamayı tercih ederlerdi. Arazinin köşesinden dolaşıp ilerlemeye devam ettiler.
-
Ali arazinin ilerisindeki çeşmeden su içmeye karar verdi. Su saçılarak akıyordu, Ali avucuna suyu doldurup kana kana içti. Harun da Ali’nin ardından çeşmeye ağzını dayadı. Ali çevresini gözetliyordu. Harun doğruldu, Ali Harun’un ıslanan sakallarını çekti ona takılmak için. Harun’un Musa’ya söylediği o müthiş sözü* duyabilmek için hep böyle şakalaşırdı. Bir keresinde Musa’nın bu hikayesinden bahsetmişti ona. Harun, Harun’u taklit etmedi ve sözü söylemedi. Ali alçak bir sesle;
-Etrafımızda dünyalarca göz; bizi izliyorlar Harun, dedi.
Harun önemsemeyen bir tavırla,
-Biz de onları gözlüyoruz aynı zamanda, sorun yok, dedi.
Çeşmenin solundan her köşesini ezberledikleri bulvara girdiler. Bu bulvar onların bulvarıydı; günlerin bu bulvarda nasıl şekil aldığını biliyorlardı. Burada yürümek onlara yorgunluk veriyordu. Her gece yatağa girdiklerinde, yürüdükleri bulvarın ağırlığını hissediyorlardı. Ancak oradan kaçamazlardı. Evlerine varabilmek için oradan geçmeleri gerekiyordu.
-Burada Murat adında bir çocuk vardı Harun hatırlıyor musun? Eski püskü elbiseleriyle şu terzi dükkanının önünde otururdu sabahtan akşama kadar. Pek arkadaşı yoktu, ama ara ara mahallenin çocukları onu çevreler, Murat’la dalga geçerlerdi. Murat hiç ses etmezdi onlara. Muri derlerdi ona; adıyla dalga geçerlerdi. Murat en çok o zamanlar kendine hakim olamıyordu. Bir defasında köşedeki büfede denk geldim ona. Yere bakarak siparişini bekliyordu. Sana neden Muri diyorlar diye sorduğumda kafasını bana doğru çevirdi, cevap vermedi. Poşetini alıp gitti. Şimdi nerelerde o Murat? Uzun zaman oldu görmeyeli.
- Çocuğu tanımıyorum.
Ali kafasını Murat’ın terzi dükkanının önünden alamıyordu. Harun’un onu önemsememesi canını sıkmıştı. Çocuğu tanıdığını biliyordu, yalnızca üzerinde konuşmak istemiyordu.
Yürümeye devam ettiler. Ali bir çınar ağacının önündeki betona oturdu. Yorulduğunu ve biraz dinlenmek istediğini söyledi. Harun oturmadı, ayakta, ağacın çevresinde volta atıyordu. Bir yandan da Ali’ye eliyle kalkması yönünde işaret yaptı. Ali istemeyerek de olsa kalktı.
Yolun ilerisinde kapanmakta olan bir kıraathane gördüler. Ali oturup bir çay içmek, soluklanmak istedi. Harun eve gitmek istediğini söyledi. Ali zor bela onu ikna etti. Toplanmamış bir masa bulup oturdular. Birer çay konuldu önlerine.
-Bazen yoruluyorum Harun. Yürümekten değil aslında. Bazen ne yapmak istediğime karar veremiyorum. Bu yolu yüzlerce kez yürüdük, yarın yine yürümek istiyor muyum bilmiyorum. Bir şeytan var benim içimde, yapmak istemediğim bir şey var. Ancak o an gelince hakim olamıyorum kendime. Tekrarlıyorum. Ben kendimi de tekrarlıyorum. Sana bunları defalarca anlattım. Belki seni de sıktım, kendimi de. Kendimi dinlemekten yoruldum artık. Kendi dertlerimi komik duruma düşürdüm. Dertlerime de inancım kalmadı. Ben sadece geçmişimle zaman geçirmek istiyorum. Geçmişte olan her şey güzel zihnimde, en kötü anılar bile. Gülüyorum en vahim durumda kaldığım zamanlara şimdi. Ama gelecek öyle değil; korkutuyor beni.
-Bir taksi tutalım da bulvarı çabuk geçelim olur mu?
-Olur mu? Taksi kaç para yazar, olmaz. Şu kadar yolu yürüyemeyecek miyiz? O kadar mı acelen var? Hem sen beni dinlemiyor musun?
-Gitmem lazım Ali, sabahtan beri sokaklardayız; yorulduk. Bitir hadi çayını.
Ali yarım bardak çayı bir dikişte içti. Masaya bozukları bırakıp kalktılar.
Uzun bir süre hiç konuşmadan yürüdüler. Yollarının ayrılacakları yere geldiklerinde bir okul bahçesinden havlayan köpek ikisini de korkuttu. İrkildiler. Ardından vedalaşıp farklı yönlerde evlerine doğru yol aldılar.
--
Ertesi sabah Ali’yi annesi uzun pazar uykusundan erken uyandırdı. Ali’nin o sabahı hiç unutmamasını sağlayan haberi verdi. Harun dün gece uyurken ölmüştü. Annesi sabaha karşı, ağzından akan kanı görünce onu uyandırmaya çalışmış ama başaramamıştı.
*: Ta Ha 94'
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSilKaleminize kuvvet. Başarılı bir hikaye olmuş.
YanıtlaSil